İNŞİRAH SURESİ
Rahman ve Rahim olan Alaah'ın adı ile
Biz senin göğsünü açıp genişletmedik mi? Yükünü senden alıp atmadık mı? O senin belini büken yükü Senin şanını ve ününü yüceltmedik mi? Elbette zorluğun yanında bir kolaylık vardır. Boş kaldın mı hemen (başka) bir işe koyul, Yalnız Rabbine yönel.
SEYYİD KUTUP FİZİLALİ-L KURAN
1- Ey Muhammed! Senin göğsünü açmadık mı?
2- Yükünü üzerinden almadık mı?
3- Ki o belini bükmüştü,
4- Senin şanını yüceltmedik mi?
Bu ayetler, Hz. Peygamberin kendisine yüklenen bu davanın bazı noktalarından, davanın yolundaki bazı sert ve korkulu sarp yokuşlardan ve yine o davanın çevresine kurulan tuzak ve hilelerden dolayı ruhunda bazı sıkıntıların olduğunu göstermektedir. Ve yine ayetler, Rasulullah'ın bu ağır davanın tasalarının ağırlığı altında göğsünü ezilir gibi hissettiği, omzunda çok ağır bir yük olduğunu duyduğunu kendisinin yardıma, imdada, azığa ve morale ihtiyacı olduğunu ilham ediyor.
Ardından şu tatlı sesleniş ve şu sevecen konuşma gelmektedir.
Ey Muhammed! Senin göğsünü açmadık mı?
Bu dava için senin göğsünü açmadık mı? Bu davanın işlerini sana kolaylaştırmadık mı? Bu davayı sana sevimli kılmadık mı, bu davanın yolunu senin önüne açmadık mı? Seni gideceğin yola koyup o yolun mutlu sonunu görmeni sağlamadık mı?
Sen içini yokla. Göğsünde sevinç, ferahlık, parlaklık ve bir ışık görmüyor musun? Bu ihsanın tadını hislerinde tatmaya hazır ol. Ve söyle bakalım, bu iç açılması ile birlikte her çilenin ardından safa, her yorgunluğun arkasından rahat, her zorluktan sonra kolaylık ve her mahrumiyetin arkasından hoşnutluk bulmayacak mısın?
Yükü üzerinden almadık mı? Ki o belini bükmüştü.
Sırtını çökerten hatta ağırlığından nerede ise belinin kırıldığı yükünü kaldırmadık mı? O yüke karşı göğsünü açarak onu üzerinden kaldırmadık mı? Bunun sonucu olarak o yük sana hafifleyip kolay gelmedi mi? Seni başarıya ulaştırarak ve gerek çağrı yapmanı kolaylaştırarak ve gerekse kalplerin kapısını sana açarak yükünü kaldırmadık mı? Sana gerçeği açıklayan ve bu gerçekle kalplere kolayca, yumuşakça ve rahatça girmende sana yardımcı olan vahyi göndererek sırtındaki yükü kaldırmadık mı?
Sen sırtını çökerten yükte hissetmiyor musun bunları? Biz senin göğsünü açtıktan sonra yükünün hafiflediğini hissetmiyor musun?
Senin şanını yüceltmedik mi?
Senin şanını yücelerin yücesine yükselttik, yeryüzünde yükselttik ve şu varlık aleminin tümünde yücelttik. Senin şanını yücelttik de diller Allah'ın adını anmak için her kıpırdandığında senin adını Allah'ın adı ile birlikte yanyana getirdik. La ilahe illallahın yanına senin adını da getirerek Muhammed un Resulallah diye senin anılmanı sağladık ki bundan daha öte yücelik ve bunun ötesinde makam olamaz. Bu makama bütün dünyada sadece Hz. Peygamber erebilmiştir.
Senin şanını Levh-i mahfuzda yücelttik. Çünkü yüce Allah levh-i mahfuzda asırlar geçsin nesiller ve milyonlarca dudak her yerde, namaz kılarak salat-u selam getirerek büyük ve derin sevgi ile bu şerefli ismi tekrar edip dursun diye takdir etmiştir.
Senin şanını yücelttik. Çünkü senin adın bu yüce sistem ile özdeşleşmiştir. Sırf bu iş için senin adının seçilmesi bile şanının yüceltilmesidir ki, şu varlık aleminde ne senden önce ve ne de senden sonra hiçbir kimse bu yüceliğe ulaşmıştır ve ulaşamayacaktır...
Her çileyi ve yorgunluğu silip süpüren bir ihsanın bu lütfun yanında meşakkatin, yorgunluğun ve bitkinliğin ne değeri kalır?
Bununla birlikte yüce Allah, seçilmiş sevgilisine ince ve nazik davranıyor, onu teselli ediyor, sıkıntısını gideriyor, gönlünü huzur içinde kılıyor ve kendisinden hiçbir zaman ayrılmayacak olan kolaylığı kendisine haber veriyor.
5- Muhakkak ki her güçlükle beraber bir kolaylık vardır,
6- Gerçekten güçlükle beraber bir kolaylık vardır.
Gerçekten her zorluk, kendisine eşlik eden ve ondan ayrılmayan bir kolaylıkla birlikte bulunur. Ve gerçekten bu senin karşılaştığın zorlukta da kendisini göstermiştir. Çünkü üstlendiğin yük ağır basınca senin göğsünü açtık ve sırtım çökerten yükün hafifledi. Böylece Rasulullah'ın karşılaştığı zorluğa kolaylık eşlik etmiş zorluğun yükü kaldırılmış ve ağırlığı giderilmiştir.
Gerçekten bu, doğruluğu pekiştirilmiş bir durumdur. Yüce Allah bu pekiştirmeyi kolaylık ve zorluk sözcüklerini kullanarak tekrarlıyor.
Muhakkak ki her güçlükle beraber bir kolaylık vardır. Gerçekten güçlükle beraber bir kolaylık vardır.
Bu tekrarlama gösteriyor ki, Hz. Peygamber o sıralarda, bu düşünceyi ve bu hatırlatmayı gerektiren bir zorluk, sıkıntı ve meşakkat içinde bulunuyordu. Yüce Allah'ın önem verdiğini gösteren görüntülerin canlandırılmasını, O'nun himayesini kanıtlayan izlerin sergilemesini ve bütün pekiştirme çeşitleri ile bu tür pekiştirmeyi gerektiren sıkıntılar içinde kıvranıyordu. Hz. Muhammed'in ruhun bu kadar ağır gelen şeyin elbette büyük bir problem olacağı ortada idi.
Sonra kolaylaştırma noktalarına, göğsünün açılma nedenlerine uzun ve yorucu yolda azık ve su içme yerlerine Şerefli yönlendirme gelmektedir.
7- Öyleyse bir işi bitirince diğerine giriş,
8- Ümit edeceğini Rabbinden iste.
Kuşkusuz her zorlukla kolaylık vardır. O halde kolaylığın ve kolaylaştırmanın nedenlerine sarıl. insanlar, yeryüzü ile ve hayatın işleri ile uğraşmanı bitirdiğin zaman, evet bütün bunları bitirdiğin zaman, bütün kalbinle asıl uğrunda yorulmana, çile çekmene ve çalışmana layık olan şeye, yani ibadete, herşeyden sıyrılmaya, Allah'tan ümit etmeye ve O'na yönelmeye bak. Ümit edeceğini Rabbinden iste. Herşeyden önce uzaklaşarak, hatta kendilerini çağırmakla meşgul olduğun insanların işlerini bir yana atarak sadece Rabbinden iste, O'na yakar. Çünkü bu yol için mutlaka azık gereklidir. Azık ise İşte buradadır. Ve cihat için de mutlaka hazırlık gereklidir. Hazırlık İşte buradadır. Ve burada sen her zorlukla bir kolaylık, her kolaylıkla birlikte rahatlık bulacaksın... İşte gideceğin yol bu yoldur. '
Bu sure de tıpkı Duha suresi gibi, insan ruhuna birbirine karışmış iki duygu bırakarak son buluyor. Bunlar, Rasulullah'ın ruhuna çok seven ve rahmet eden Rabbi tarafından esen sevimli ve yüce olan sevginin büyüklüğü ve onun şahsına gösterilen şefkattir.
Bu güzel ve bambaşka sevgiyi doğuran o anlarda Resulullah'ın kalbinden geçen duygulara neredeyse elimizle dokunacak gibiyiz.
Bu gerçekten bir davadır. Bu ağır bir emanettir, bu onun sırtını çökerten ağır bir yüktür. Ama bu dava bütün bunlarla birlikte, kutsal ışığın doğduğu ve indiği yerdir, ölümlülüğün ölümsüzlüğe, yokluğun varlığa bitiştiği noktadır.
MEVDUDİ-TEFHİMU-L KURAN
[b](1) 1. Biz, senin göğsünü yarıp-genişletmedik mi?
2. Ve yükünü indirip-atmadık mı?
1. Bu, soru ile başlar. Sonraki muhtevadan, İslam davetinin başlangıç döneminde Rasulullah'ın pek çok soruyla karşı karşıya geldiği ve çok perişan duruma düştüğü anlaşılmaktadır. Bu şartlarda Allah, Rasulullah'a şöyle buyurmuştur: Ey Nebi! Biz size filan filan lütufta bulunmadık mı? Buna rağmen, başlangıçtaki zorluk dolayısıyla niçin perişan olmaktasınız?
"Göğsü açmak" kelimesi Kur'an-ı Kerim'in neresinde kullanılmışsa orada kelimenin iki anlamı söz konusudur. Birincisi En'am suresi 125. ayette olduğu gibidir. "Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun göğsünü İslam'a açar." Zümer Suresi 22. ayette de şöyledir: "Allah'ın, göğsünü İslam'a açtığı kimse Rabbinden bir nur üzerinde değil mi?" Bu iki yerdeki "Şerh-i Sadr"dan kasıt, her çeşit zihin karışıklığından ve tereddütten temiz olarak, yalnız İslam'ın hak yol olduğuna ve İslami akide, ahlâk, kültür, medeniyet bütün ameller ve hidayetlerin kesinlikle hak olduğuna mutmain olmaktır.
İkincisi, Şuara Suresi 12-13. ayetlerde geçtiği şekildedir. Hz. Musa'ya nübüvvet verildiği ve Firavun'un saltanatına gitmesi bildirdiği zaman Hz. Musa şöyle demiştir: "Rabb'im! Ben onların beni yalanlayacaklarından korkuyorum. Göğsüm daralıyor." Taha suresi 25-26. ayetlerde Hz. Musa şöyle yalvarmıştır: "Rabbim! Göğsümü aç. Bana işimi kolaylaştır." Burada "göğüs açmak"tan kasıt, nübüvvet gibi büyük bir görevi yerine getirmek ve küfür güçlerine yapayalnız karşı çıkabilmek için insanda cesaret bulunmadığında, ona cesaret verilmesidir. Bu öyle bir cesarettir ki, insanın zor işe bile ne kadar zor olursa olsun tahammül edebilmesi ve Nübüvvet görevini yerine getirebilmesi için ona kuvvet verilmesidir.
Düşününce, bu ayetteki "Rasulullah'ın göğsünü açmak"ta iki anlam olduğu anlaşılmaktadır. Birinci anlam şöyledir: Rasulullah nübüvvetten önce de, Arap müşriklerin, Hristiyanların, Yahudilerin ve Mecusilerin dinlerinin yanlış olduğuna inanıyordu. Aynı zamanda, Araplar arasındaki Haniflikten de mutmain değildi. Çünkü bunların akidesi de müphemdi. (Secde Suresi an: 5'te açıkladık.) Rasulullah, doğru yolun hangisi olduğunu bilmiyordu. Bu nedenle o, zihni bakımdan tereddüt içindeydi. Allah (c.c.) nübüvvet vererek Rasulullah'ın tereddütlerini gidermiş ve apaçık doğru yolu göstererek ona kâmil itminan-ı kalp vermiştir. "Göğüs açmak"ın diğer anlamı da şöyledir: Allah, Rasulullah'a nübüvvet ile birlikte, cesaret, himmet, yüksek irade ve kalp ferahlığı vermişti. Rasulullah risaletin sorumluluğunu yerine getirebilmesi için gerekli olan ilme de o kadar geniş sahip olmuştu ki başkasının zihni bunu alamazdı. Rasulullah'a, en büyük fesatları gidermek, onu düzeltmek ehliyeti bir hikmet olarak verilmişti. Bu hikmet ona, cahiliyeye batmış ve her yönüyle aşırı kaba bir toplumda zahirde elinde hiçbir imkan, arkasında da hiçbir kuvvet olmadan İslam'ın bayrağını yüceltmesi için verilmişti. Ayrıca bu hikmet, muhaliflerinin ve düşmanlarının en büyük saldırılarına karşı koymaktan hiç çekinmemesi, bu yolda bütün zorluklara ve musibetlere sabretmesi, tahammül etmesi, hiçbir gücün onu davasından caydıramaması için de verilmişti. Allah, Rasulullah'a büyük bir nimet olarak "göğüs açmak"ı verdikten sonra, bunu hatırlatarak, "başlangıçtaki zorluklar için niye üzülüyorsun?" buyurulmuştur. Bazı müfessirler "Şerh-i Sadr" kelimesini, "Şakk-ul Sadr" manasına almışlardır. Bu ayetin, "Şakk-ul Sadr" (göğüs yarılması) mucizesini isbat ettiğini söylemişlerdir. Ancak doğru olan, bu mucizenin ispatının sadece Hadis'lere dayandığıdır. Bu mucizenin Kur'an'da ispat edildiği tefsiri doğru değildir.
Arapça'da "Şerh-ı Sadr" kelimesine, "Şakk-ul Sadr" manası vermek uygun değildir. Allame Alûsi, Ruhu'l Meani'de diyor ki, "araştırmacılara göre, bu ayetteki "Şerh-ı Sadr"ı, "Şakk-ul Sadr" kabul etmek çok zayıf bir delildir."
(2) 3. Ki o, senin belini bükmüştü;
2. Müfessirlerden bazıları bundan şunu anlamışlardır: Cahiliyye döneminde, nübüvvetten önce bazı kusurlar olmuştu. Rasulullah (s.a) bunun için üzülüyordu. Onun üzerine bu ayet nazil olmuştur. Allah (c.c.) onu teselli etmiş ve önceki kusurlarının affedildiğini bildirmiştir. Ama bize göre bu çok yanlıştır. Çünkü "vizr" kelimesinin manası, mutlaka "günah" anlamına gelmez. Bu kelime ağır yük anlamında da kullanılır. Bu nedenle, hiçbir sebep yokken bu kelimeyi kötü manada alamayız. İkincisi, Rasulullah'ın (s.a) hayatı nübüvvetten önce de o kadar temizdi ki Kur'an onun hayatını örnek vererek muhaliflerine meydan okuyordu. Rasulullah'ın ağzından kafirleri muhatab alarak şöyle söylüyordu. "Daha önce yıllarca aranızda bulundum, hiç düşünmüyor musunuz?" (Yunus 16). Rasulullah gizli günah işleyecek yapıda değildi. Eğer o böyle yapsaydı, bu Allah'tan gizli kalmazdı. Eğer böyle olsaydı Allah (c.c.) bu şahsı, meydan okumak için örnek göstermezdi. Gerçek şudur: Bu ayetteki "vizr"in manası, "ağır yük"tür. Bundan kasıt da, üzüntü ve perişanlık gibi yüktür ki Rasulullah, kavmini cahiliyette gördüğü için hassas tabiatı gereği onun üzüntüsünü içinde hissediyordu. Çünkü Rasulullah, putlara tapıldığını görüyordu. Şirk ve hurafe her tarafa yayılmıştı. Ahlaksızlık ve fuhuş yaygınlık kazanmıştı. Toplumda zulüm, fesat ve haksızlık hüküm sürmekte, kuvvetliler zayıfları ezmekteydi. Kızlar diri diri gömülüyordu. Kabileler birbirine saldırıyordu. Kan davası asırlardır devam edegeliyordu. Kimsenin can, mal ve iffeti koruma altında değildi. Bu durumu gören Rasulullah çok üzülüyordu. Fesadı gidermek için hiçbir çare bulamıyordu. Bu düşüncede onun belini bükmekteydi. Allah (c.c.) ona peygamberlik vererek ve yol göstererek yükünü hafifletti. Rasulullah, nübüvvet verildikten hemen sonra ancak tevhid, ahiret ve risalete imanın insanın bütün fesatlarını giderebilecek ve hayatta, her yönüyle ıslah için yol açabilecek tek anahtar olduğunu anlamıştı. Bu hidayetle Allah, Rasulullah'ın zihnindeki yükü hafifletti. Rasulullah, Araplar dışındaki dünyanın da kötülük içinde olduğu o zamanlarda sadece Arapların değil, bütün insanlığın bu vasıtayla kötülükten kurtulacağına kesinlikle mutmain olmuştu.
(3) 4. Senin zikrini (şanını) yüceltmedik mi?
5. Demek ki, gerçekten zorlukla beraber kolaylık da vardır,
3. Hiç kimsenin düşünmediği bir zamanda, etki alanı Mekke kadar olan bir avuç insanın seslerinin bütün dünyaya nasıl yayılacağı sorulmuştur. Ama Allah (c.c.) bu şartlar altında Rasulullah'a müjde vermiştir. Aklın almayacağı bir yol ile Allah (c.c.) bu vaadini yerine getirmiştir. "Refea ez-zikr" ilk olarak Rasulullah'ın düşmanlarının eliyle gerçekleştirilmiştir.
Mekke'deki kafirlerin Rasulullah'ı kötülemek için başvurdukları metodlardan biri de şuydu: Hac sırasında bütün Arabistan'da insanlar Mekke şehrine dolar taşarlardı. O zaman kafirler heyet halinde hacıların kaldığı yeri ziyaret ederek onlara, "Burada Muhammed isminde tehlikeli bir adam vardır. O'nun sihri o kadar kuvvetlidir ki babayı oğuldan, kocayı karıdan, kardeşi kardeşten ayırmaktadır. Bu nedenle ona dikkat edin" diye haber veriyorlardı. Aynı şey Hac mevsimi dışında Mekke'ye gelenlere de söyleniyordu. Böylece onlar Rasulullah'a karşı bir propaganda başlatmışlardı. Ama bunun sonucunda Arabistan'ın her yerinden gelenler arasında Rasulullah'ın ismi yayılmıştı. Rasulullah'ın ismi Mekke'deki düşmanları vasıtasıyla Arapların bütün kabilelerine yayılmıştı. Bu nedenle doğaldı ki insanlar bu şahsın kim olduğunu öğrenmek istiyorlardı. Davasının ne olduğunu, sihrinin etkisi altında bulunanların kimler olduğunu, onun sihrinden nasıl etkilendiklerini merak ediyorlardı. Mekke'deki kafirlerin propagandası yayıldıkça insanların merakı da o kadar artıyordu. Bu merak sonucunda onlar Rasulullah'ın ahlâk, yaşayış ve karakterini araştırıyorlar; Rasulullah'ın yaymak istediği Kur'an'ı duyunca da talimatlarından haberdar oluyorlardı. Böylece sihir denen şeyi, onun etkisi altında olduğu söylenenlerin yaşayışlarını ve bunların diğer Araplardan farklılaşarak büyük değişikliğe uğramış olduklarını görüyorlardı. O zaman kafirlerin karşı propaganda zannettikleri kötü propagandalar İslam'ın lehine oluyordu. Hatta hicretin yakın zamanına kadar, Arapların yakın ve uzak kabileleri arasında içinde müslüman olmayan kabile Rasulullah'a ve onun davetine sempati duymayan kimse kalmamıştı. Bu Rasulullah'ın "refea ez-zikr"inin birinci safhasıydı. Bundan sonra hicret ile ikinci safha başladı. Bir tarafta münafıklar, diğer tarafta Yahudiler ve Arapların ileri gelen müşrikleri Rasulullah'a karşı propaganda faaliyetine girişmişlerdi. Diğer yandan Medine'deki İslami davette takva, temiz ahlâk, güzel muaşeret, adalet, insani kardeşlik zenginlerin cömertliği, yoksulları gözetmek, vaadleri yerine getirme, alışverişte doğruluk gibi davranışlar bir örnek teşkil etmekteydi. Bu davranışlar insanların kalplerini fethediyordu. Düşmanları, her vasıtayla Rasulullah'ın bu artan etkinliğini yok etmek istediler. Ancak Rasulullah'ın önderliğinde ehl-i imandan öyle bir cemaat meydana gelmiştir ki, nizam ve disiplin itibariyle, şecaat ve ölümden korkusuzluk bakımından, her anında ahlâki sınırlar içinde kalmak suretiyle kendi üstünlüğünü bütün Araplar üzerinde kabul ettirmişti. Böylece on yıl içinde Rasulullah'ın "refea ez-zikri"i gerçekleşiyor ve isminin her yerde kötülenmesi için muhaliflerin yoğun çaba harcadığı o ülkede, şimdi "Eşhedu enne Muhammeden Rasulullah" sözü yankılanıyordu.
Bundan sonra üçüncü merhale Raşid Halifeler döneminde başlamıştır. Onların döneminde Rasulullah'ın ismi bütün dünyada yayılmaya başladı.
Bu safha hâlâ caridir ve inşaallah kıyamete kadar devam edecektir. Dünya'da hiç bir yer yoktur ki orada Müslümanların yerleşim yeri olmasın ve orada ezan okuyarak Rasulullah'ın risaleti ilan edilmesin. Namazda da Rasulullah'a salavat getirilir. Cuma hutbelerinde Rasulullah zikredilir. Senenin on iki ayının hiçbir günü ve günün 24 saatının hiç bir anı yoktur ki yeryüzünde bir yerde Rasulullah zikredilmesin. Bu, Kur-'an-ı Kerim'in doğruluğunun açık ispatıdır. Nitekim nübüvvetin başlangıcında Allah (c.c.) şöyle buyurmuştu: "ve refe'nâ leke zikrek." O günlerde hiç kimse "refea ez-zikr"in bu kadar şanlı ve büyük çapta olacağını tahmin edemezdi. Ebu Said Hudri rivayet ediyor ki "Rasulullah şöyle buyurdu: "Cebrail bana geldi ve sordu, Rabbim ve Rabbınız olan Allah, senin refea ez-zikr'ini nasıl yaptım? diye soruyor. Ben, Allah (c.c.) en iyi bilir dedim. Cebrail şöyle dedi, Allah (c.c.) buyurdu ki, beni zikrettikleri zaman onun yanında seni de zikredecekler" (İbni Cerir, İbni Ebi Hatim, Ebu Nuaym). Sonraki tarihler şahittir ki bu söz harfiyyen yerine gelmiştir.
(4) 6. Gerçekten güçlükle beraber kolaylık da vardır.
7 Şu halde boş kaldığın zaman, durmaksızın (dua ve ibadetle) yorulmaya-devam et.
4. Rasulullah'ın zor şartlar içindeki durumunun pek fazla sürmeyeceği ve yakında şartların değişeceği tekrarlanmıştır. Darlıkla ferahlığın birarada bulunması zahiren tenakuzdur. Çünkü iki zıt şey birarada bulunmaz. Ama darlıktan sonra ferahlık olabilir. Darlık ile ferahlık kelimeleri bu anlamda kullanılmıştır. Darlıktan sonra ferahlık o kadar yakındır ki birbirine birleşik gibidir.
(5) 8. Ve yalnızca Rabbine rağbet et.
5. "Fırsat bulmak"tan kasıt, işleri bittikten sonra davet ve tebliğ çalışmaları, İslam'ı kabul edenlerin terbiyesi, kendi ailesinin dünyevi işleri olabilir. Yani bunlarla meşgul olman bittikten sonra kendini ibadet meşakkatine ver ve her tarafla ilgini keserek Allah'a yönel.
ÖMER NASUHİ BİLMEN KURAN-I KERİM'İN TÜRKÇE TEFSİRİ
1. Senin için göğsünü açıp genişletmedik mi?.
1. Bu mübarek süre de Resül-i Ekrem'in nail olduğu nimetleri bildiriyor. Onun uğradığı sıkıntı ve şiddetin giderileceğini müjdeliyor. O Yüce Peygamberin sâlih âmellere devamını ve yalnız Cenab-ı Hak'ka tevekkül etmesini ve yönelişte bulunmasını emretmektedir. Şöyle ki: Ey Peygamberlerin en faziletlisi!. (Senin göğsünü) peygamberlik feyziyle, ilim ve marifetle (açıp genişletmedik mi?) elbette ki, genişlettik, yâni: Ey insanların şereflisi!. Senden hayreti, üzüntü ve kederi giderdik, kalbine bir kudret, bir manevî zevk ihsan ettik, seni kutsal bir kuvvetle, ruhani bir ışıkla kuvvetlendirdik ve aydınlattık, evet.. Sen bu ilâhî lütfe erişmiş bulunmaktasın.
Deniliyor ki: Burada kalp denilmeyip de Sadr = göğüs denilmesi, şu gibi bir hikmete dayalıdır: Göğüs, bir vesvese mahallidir. Şeytan, insanların göğüslerine vesveselerini düşürmeğe çalışır, o vesveseleri gidermek, yok etmek ise göğsü açmaktan ibarettir. Ve şöyle de deniliyor ki: Şeytan, kalbe vesvese düşürmek için göğse gelir, göğüs ise kalbin kal'ası mesabesindedir. Şeytan, orada bir delik bulursa oradan kalbe vesveselerini düşürmeğe başlar, kalpte hüzün ve kederin, yanlış düşüncelerin ortaya çıkmasına sebebiyet verir akıl ve bilginin mahalli olan kalbi bozmaya çalışmış bulunur. Fakat bir zâtın göğsü, ilâhî bir lütuf olarak açılmış olunca, bir açıklamaya, bir genişlemeye nail olunca artık şeytanın vesveselerine mahal olmaktan kurtulur.
İşte Peygamber Efendimizin mübarek göğsü de en mükemmel bir genişlemeye nail olmuş, ondan şeytanî vesveseler yok edilmiş, kendisi Allah'ın desteğine mazhar olarak kalben pek doygun ve huzurlu bir hâlde yaşamıştır.
Şerh lügatte açmak, yarmak, keşfetmek, bir şeyi izah etmek ve açıklamak süretile bildirmek demektir. Bir eserin izah ve tefsirini yapan kitaba da şerh deniliyor. Sadr de sîne, göğüs, yâni: Bir şeyin ön tarafı manasınadır, insanın belinden başına doğru olan ilk tarafıdır ki: Gerisi de kalbi, ciğerleri içine alır, bir odanın bir salonun en şerefli oturak yerine sadr denilir.
2. Ve senden yükünü indirmedik mi?.
2. (Ve) Ey Son Peygamber!, (senden yükünü indirmedik mi?.) Yâni: Peygamberlik vazifesini yapma hususundaki zorlukları gidererek seni kolaylıklara eriştirdik, tam bir muvaffakiyetle o pek mühim, yüce vazifeni yerine getirmeye güç yetiriyorsun.
3. Öyle ki, senin sırtına pek ağırlık vermişti.
3. (Öyle ki:) O üzerine almış olduğun peygamberlik görevi, o manevî yük (Senin sırtına pek ağırlık vermişti.» sonra ilâhî bir yardım olarak o ağırlığı duymaz oldun, o lan sî vazifeyi tam bir kolaylıkla yapmaya muvaffak bulundun.
Evet Yüce Peygamber, risâletin başlangıcında ne kadar heyecanlar içinde kalmıştı, halka dini hükümleri bildirmeğe çalışıyordu. Bir takım inkarcıların hâllerinden dolayı pek üzüntülü bulunuyordu, fakat Cenab-ı Hak, o mübarek Peygamberine manevî bir güç ihsan buyurdu, artık risâlet vazifesini manevî bir zevk ile yapmaya devam ederek bir nice muvaffakiyetlere nail oldu.
Inkaz siklet, ağırlık vermek, yükün sırta ağırlık vererek kemikleri gizlice çatırdamaya getirmesi demektir.
4. Ve senin için sânını yükselttik.
4. (Ve) Ey Yaratıkların en şereflisi!. (Senin için şanını yükselttik.) Seni bütün insanlar ve cinlere Peygamberlerin sonuncusu, faziletlisi ve en şereflisi kıldık, senin pek yüksek ismin bütün ufuk levhalarını süsleyip durmaktadır. Bütün mü'minler, senin için salât-ü selâmda bulunmaktadırlar.
5. Artık şüphe yok ki, çetinlikle beraber bir kolaylık vardır.
5. (Artık şüphe yok ki:) Her (Çetinlikle beraber bir kolaylık vardır.) her zorluğun giderilmesi için bir çare mevcut, peygamberlik vazifesini yapma hususundaki zorlukları Cenab-ı Hak birer suretle bertaraf eder. Yüce Peygamberini sükûnete kavuşturur. Bu hususta bir tereddüde, bir üzüntüye düşmeğe gerek yok.
Her zaman çarh-ı felek aksine devran etmez.
Yine şaşâanlı feyz-i hüdavendi hakimin
Usr güçlük, zahmet, müşkilât, göğüs darlığı, vazife yükü, düşmanların kuvveti, eza ve cefası gibi şeylerdir. Yüsr de; Kolaylık, yavaş şey, kolay olmak demektir.
6. Hakikaten her zorlukla beraber bir kolaylık vardır.
6. (Hakikaten her zorlukla beraber bir kolaylık vardır.) Bunun inkârı mümkün değildir. İnsan, vakit vakit bâzı müşkil şeyler karşısında kalır, sonra bunlar açılır, gider, kolaylıklar, muvaffakiyetler yüz gösterir. Hak yolunda görülen bir zahmetin mükâfatı ise büyük bir sevap olduğu için o sevap, en büyük bir kolaylık, bir muvaffakiyet demektir. Elverir ki: İnsan sabırlı olsun, büyük heyecanlara kapılmasın, yüz gösteren bir hoş olmayan hâlin, bertaraf olmasını Kerem Sahibi Yaratıcıdan niyaz eylesin, kendi hâlini düzeltmeye çalışsın.
7. Artık boş kaldın mı hemen çalış.
7. (Artık boş kaldın mı) Yâni: Bir vazifeni yapıp bitirdin mi: (hemen çalış.) diğer bir vazifeni yapmaya gayret et, boş durma, meselâ: Farzdan namazı kılmış olunca sünnet ve nafile olan namazları kılmaya başla, cihad gibi bir vazifeyi yapmış olunca da Rab'bine ibâdete devam et, gelecek için lâzım olan şeyleri tedarike çalış, bu ilâhî emir gösteriyor ki: Müslümanların dâima güzelce faaliyette bulunmaları lâzımdır. Müslümanlıkta tembellik, caiz değildir. Müslümanlar, dâima yükselmeğe, istikbâllerini güzelce temine gayret etmelidirler.
8. Ve ancak Rab'bine yönel.
8. (Ve) Ey Yüce Nebi!. Mükâfata kavuşmak, pek yüce tecellilere erişmekle hakkıyla gönlü ferah olmak için (ancak Rab'bine yönel.) çünkü her şekilde kendisine sığınmaya ve yönelmeğe lâyık olan, ancak o Kerem Sahibi Yaratıcıdır. O rahîm, kerîm olan Mabudumuzun afv ve keremine sığınarak ondan muvaffakiyetler niyaz eyleriz. Başarı Allah'tandır.
Bu haber 24/05/2008 tarihinde eklenmiştir.