Son Dakika: WEB SİTESİ OLMAYANLARA FIRSAT
AnasayfaYazarlarAlbümAnketlerÜye KayıtÜye GirişHostingWeb Tasarımİletişim
Arşiv Online Ziyaretçi: 1648 kişi  
Güncel
Ayetler
Hadisler
Tarikatlar
Cemaatler
Soru-Cevap
Sonsuz Nur
Halifeler
Alevilik
Kadın Hakları
İslamda Cinsellik
Tesettür
Medya
Dergiler
Kitaplar
Kur'an Dinle

KALEM SURESİ 1 - 5


Rahman ve Rahim olan Allah'ın adı ile

Nun. Kaleme ve yazdıklarına and olsun ki, Sen Rabbinin nimeti sayesinde mecnun değilsin. Hiç şüphesiz senin için bitip tükenmeyen bir mükafat vardır. Ve sen elbette yüce bir ahlak üzeresin.


SEYYİD KUTUP FİZİLALİ-L KURAN


1- Nun. Kaleme ve onunla yazdıranlara And olsun.

2- Sen, Rabbinin nimetiyle cinlenmiş değilsin.

3- Senin için kesintisiz bir mükafat vardır.

4- Ve sen yüce bir ahlaka sahipsin.


Yüce Allah burada Nun harfine, Kaleme ve yazıya yemin ediyor. Alfabe harflerinden biri olması bakımından, Nun harfi ile, Kalem ve yazı arasındaki ilgi son derece açıktır. Fakat bunlara yemin edilmiş olması değerlerini arttırıyor, bu yolla öğrenmeye önem vermeyen bir toplumda dikkatleri onlara çekiyor. O günkü Arap toplumunda okur-yazarlık oranı sıfır denecek kadar düşüktü ve okuryazar olanların sayısı bir elin parmaklarını geçmezdi. Oysa yüce Allah'ın bilgisi kapsamında onların hayatında okur-yazarlığa önemli bir rol biçilmişti ve bunun geliştirilmesi, aralarında yaygınlaştırılması planlanmıştı. Bu inanç sistemini ve ona dayalı hayat sistemini dünyanın dört bir yanına taşımaları için yazı gerekliydi. Ayrıca insanlığa önderlik etme görevini eksiksiz yerine getirmeleri için bu durum kaçınılmazdı. Böylesine büyük bir görevi yerine getirmek için gerekli olan temel unsurlardan birinin yazı olduğu kuşku götürmez bir gerçektir.

Nitekim Peygamber Efendimize inen ilk vahyin içeriği de bu anlamı pekiştirmektedir: Yaratan Rabbinin adıyla oku. O, insanı embriyodan yarattı. Oku. Rabbin en büyük kerem sahibidir. O, insana kalemle yazmayı öğretti. İnsana bilmediğini öğretti.(Kalem suresi 1-5)

Ayrıca bu kitabın okuma yazma bilmeyen bir peygambere yönelik olması da bu hususu desteklemektedir. (Yüce Allah belli bir hikmetten dolayı Peygamber Efendimizin okuma yazma bilmeyen biri olmasını öngörmüştür). Fakat yüce Allah okuma yazma bilmeyen bu peygamberine indirdiği ilk vahiyde okumaya, kalem ile öğrenmeye teşvik edici ifadeler kullanmıştır. Aynı şekilde bu surede de Nun harfine, kaleme ve kalemle yazılanlara yemin edilerek bu husus yine pekiştirilmiştir. Bu durum, yüce Allah'ın sonsuz ilminin kapsamında planladığı büyük ve evrensel rolü üstlenmek üzere hazırladığı bu ümmete yönelik eğitim metodunun bir aşamasıdır.

Yüce Allah, müşriklerin Peygamber Efendimize yönelik yalan ve iftiralarını çürütmek, böyle bir şeyin olamayacağını vurgulamak, Peygamberine yönelik lütfunu ve nimetini dile getirmek için, biraz önce de belirttiğimiz gibi yazının değerini büyütücü, önemini pekiştirici bir üslupla Nun harfine, kaleme ve onunla yazılanlara yemin ediyor:

Sen Rabbinin nimetiyle cinlenmiş değilsin.

Bu kısa ayet bir açıdan olumluluk, bir diğer açıdan da olumsuzluk ifade ediyor... Yüce Allah'ın peygamberine yönelik nimetini yakınlık ve sevgi ifade eden bir üslupla vurgularken olumludur. Çünkü yüce Allah, Rabbin ifadesiyle O'nu yüce zatına bağlıyor. Öte yandan yüce Allah'ın kendisine yakın olduğunu bildirdiği ve seçkin kıldığı bir kula yönelik nimetiyle bağdaşmayan mesnetsiz yakıştırmayı, iftirayı reddederken de olumsuzluk ifade ediyor.

Peygamber Efendimizin soydaşlarının arasında geçirdiği peygamberliğinin ilk yıllarını inceleyenler, soydaşlarının ona yönelttikleri o bir delidir suçlamaları karşısında şaşkına dönerler. Oysa, aklı üstünlüğünü dile getiren bizzat kendileridir. Nitekim, Peygamberlik görevlendirilmesinden yıllar önce Kâbe'deki Haceru'l Esved'in (Kara taşın) yerine konulması hususunda aralarında baş gösteren görüş ayrılıklarında O'nun hakemliğini kabul etmişlerdi.

O'na güvenilir kişi anlamına gelen el-Emin lakabını takan kendileridir. Kendisine düşman olduklarını sert tavırlarla ortaya koyduktan sonra bile O'nun Medine'ye hicret ettiği güne kadar kıymetli eşyalarını, paralarını ona emanet etmeye devam ediyorlardı. Nitekim, Hz. Ali'nin Peygamber Efendimizin yanındaki emanetleri sahiplerine geri vermek amacıyla, Hz. Peygamberden sonra birkaç gün Mekke'de kaldığı kesinlik kazanmıştır. Ama aynı sırada adı geçen adamlar, O'na karşı bu kadar sert bir tavır içindeydiler, amansız düşmanlarıydılar. Yine onlar, Peygamber Efendimizin peygamberlikle görevlendirilmeden önce bir kez olsun yalan söylediğine tanık olmamışlardı.

Bizans imparatoru Heraklius Peygamberimizle ilgili olarak Ebu Sufyan'a şöyle sormuştu: Peygamber olmadan önce onu yalancılıkla suçladığınız olmuş muydu? Ebu Süfyan -Müslüman olmadığı zamanlar onun baş düşmanıydı- Hayır demişti. Bunun üzerine Heraklıus: insanlara yalan söylemeyen birinin Allah adına yalan söylemesi mümkün değildir demişti.

Öfkenin, kinin insanları, Kureyş müşriklerinin yaptığı gibi aralarında akli üstünlükle, güzel ahlakla şöhret bulan bu üstün ve saygın insan hakkında bu ve benzeri mesnetsiz suçlamalarda bulunmaya yöneltmesi insanı hayrete düşüren bir durumdur. Fakat kin, insanı köreltir, sağırlaştırır; art niyetlilik, insanı sıkılmadan iftira atmaya iter. Fakat herkesten önce bizzat bu iftirayı atan kendisinin yalancı bir günahkar olduğunu bilir!

Sen, Rabbinin nimetiyle cinlenmiş değilsin.

İşte yüce Allah bu şekilde şefkat ve yakınlık taşıyan bir ifadeyle, onurlandırıcı bir üslupla, peygamberine yönelik bu kafirce kine, bu çirkin iftiraya cevap veriyor:

Senin için kesintisiz bir mükafat vardır.

Senin için sürekli ve kesintisiz bir mükafat vardır. Bitmez, tükenmez bir ödüldür bu. Sana peygamberlik görevini ve O'nun saygın makamını bahşeden Rabbinin katındaki bir mükafat vardır. Bu da her türlü yoksunluğu gideren, her türlü boşluğu dolduran, müşriklerin tüm suçlamalarını silip süpüren engin bir karşılık, bir yakınlık ifadesi, bir yüreklendirici tesellidir. Yüce rabbinin, şefkatle, sevgiyle ve onurlandırıcı bir üslupla hakkında Senin için kesintisiz bir mükafat vardır. dediği kimse ne kaybeder ki?

Sonra Peygamber Efendimizin kişiliği hakkındaki en büyük şahitliğe ve bu şahitliğin onurlandırıcı ifadesine yer veriliyor:

Ve sen yüce bir ahlâka sahipsin.

Seçkin peygamber hakkındaki bu eşsiz övgü varlıklar aleminin dört bir yanında yankılanıyor; yüceler aleminden gelen bu övgü varlıklar aleminin temel planına yerleştiriyor.

Hiçbir kalem, hiçbir düşünce varlıklar aleminin Rabbinin söylediği bu sözün ifade ettiği anlamı anlatamaz. Bu, Allah'ın şahitliğidir. Allah'ın terazisinde bir kula verilen değerdir. Hakkında Sen yüce bir ahlâka sahipsin denilen bir kula yönelik eşsiz bir övgüdür. Yüce ahlakın Allah katında ifade ettiği anlamın boyutlarını hiçbir canlı kavrayamaz.

Hz. Muhammed'in -salât ve selâm üzerine olsun- yüceliğine ilişkin bu yüce sözün anlamı değişik açılardan bakıldığında son derece belirgindir, açıktır. Yüce Allah'ın söylediği, evrenin vicdanının tescil ettiği, varlıklar aleminin özünün pekiştirildiği, ayrıca Allah'ın dilediği bir zamana kadar yüceler aleminde yankılanan bir söz olması bakımından önemlidir.

Bu söz bir başka açıdan da önemlidir. Hz. Muhammed'in -salât ve selâm üzerine olsun- bu sözü algılayabilmesi de, buna güç yetirebilmesi de üzerinde durulması gereken önemli bir husustur. O, bu sözü söyleyenin Rabbi olduğunu biliyor. O, Rabbinin kim olduğunu, O'nun yüceliğini, sözlerinin ne anlama geldiğini, bu sözlerin boyutlarını, yankılarını çok iyi biliyor. O, bu sınırsız yücelik karşısında, hiç kimsenin kavrayamadığı şeyler kavramış olmasına rağmen kendisinin de kim olduğunu çok iyi biliyor.

Hz. Muhammed'in -salât ve selâm üzerine olsun- bu sözü, hem de bu yüce kaynaktan algılaması, buna rağmen sarsılmaması, -bir övgü bile olsa- bu sözün dehşet verici ağırlığı altında ezilmemesi, baskısı altında kişiliğini yitirmemesi, kendini kaybetmemesi... Bu sözü derin bir güven duygusu, sağlam bir iradeyle ve dengeli bir kişilikle karşılaması... Bütün deliller bir yana, bu durum bile başlı başına O'nun kişiliğinin yüceliğinin kanıtıdır.

Hiç kuşkusuz yüce Allah Peygamberlik görevini kime vereceğini herkesten iyi bilir. Bütün evrensel büyüklüğü ile bu son peygamberlik misyonunu (bu yüce kişiliği ile) Hz. Muhammed'den başkası taşıyamazdı. Ondan başkası bu olağanüstü misyonun üstesinden gelemezdi. O'na denk olamazdı, onun canlı bir tablosu olamazdı.

Güzelliğin, kusursuzluğun, büyüklüğün, evrenselliğin, doğruluk ve gerçekliğin doruklarında olan bir misyonu, ancak yüce Allah'ın bu övgüsüne muhatap olan biri taşıyabilirdi. Ancak O'nun kişiliği, sağlam bir iradeyle, dengeli bir psikolojik durumla ve sarsılmaz bir güvenle bu övgüyü karşılayabilirdi. Onun sahip olduğu bu özgüven duygusu, peygamberlik misyonunu ve bu yüce övgünün ifade ettiği gerçeği kapsayan büyük kalbinden kaynaklanıyordu. Öte yandan bu kalp -aynı zamanda- bazı davranışlarından dolayı Rabbinin kendisine yönelttiği azarlamalara, kınamalara da muhatap oluyordu. Ama aynı irade sağlamlığını, aynı dengeli psikolojik durumunu ve Aynı sarsılmaz özgüvenini koruyordu. Kendisine yönelik özgüyü açıkça duyurduğu gibi Rabbinden işittiği azarları da açıkça duyuruyordu. İkisini de kesinlikle gizlemezdi. O, her iki durumda da insanlık tarihinin tanık olduğu o saygın peygamberdi. O itaatkâr kuldu. O güvenilir tebliğciydi.

Bu ruhun gerçekliği, taşıdığı peygamberlik misyonunun gerçekliğinden kaynaklanıyordu. Bu ruhun büyüklüğü, omuzladığı peygamberlik görevinin büyüklüğünden ileri geliyordu. Tıpkı İslam gerçeği gibi Hz. Muhammed -salât ve selâm üzerine olsun- gerçeği de insanlara sahip bulundukları herhangi bir büyütecin boyutlarını aşacak büyüklüktedir. Birbiriyle bütünleşmiş bu iki büyük gerçeği gözlemleyen birinin yapabileceği şey sadece bu gerçeği görmektir, ama onu bütün yönleriyle açıklayıp, gözler önüne sermesi mümkün değildir. Sadece bu gerçeğin evren içindeki yörüngesine uzaktan işaret edebilir, ama kesinlikle bu yörüngeyi her yönüyle kavrayamaz!

Sadece Hz. Muhammed -salât ve selâm üzerine olsun- bu yüce ufka yükselebildi... Yalnızca Hz. Muhammed insanın içine üflenmiş Allah'ın ruhu ile aynı cinsten olan insani kusursuzluk zirvesine ulaşabildi. Sadece Hz. Muhammed tüm insanlığa hitap eden, bütün dünyaya yönelik bu evrensel peygamberlik misyonunun hakkından gelebilirdi, yeryüzünde dolaşan bir insan kılığında onun canlı bir temsilcisi olurdu. Kuşkusuz yüce Allah, sadece Hz. Muhammed'in bu makama layık olduğunu biliyordu. Çünkü yüce Allah, peygamberlik görevini kime vereceğini herkesten iyi bilir. Ve O bu surede peygamberinin yüce bir ahlaka sahip olduğunu duyurmuştur. Bir başka surede de, O'nun şanının yüce, zatının ve sıfatlarının ulu olduğunu, hem kendisinin hem de meleklerin ona esenlik dilediğini duyurmuştur: `Şüphesiz Allah ve melekleri peygamberi överler.(Ahzab suresi 56) Sadece yüce Allah kullarından birine bu büyük lütfu bahşedebilir...

Bir yandan da bu mesaj ahlâk unsurunun Allah'ın terazisinde son derece önemli bir övgüye değer olduğunu, İslam'da tıpkı Hz. Muhammed gerçeği gibi köklü olduğunu vurguluyor.

Bu inanç sistemine bakan biri, tıpkı bu inanç sisteminin peygamberinin hayatına bakan birisi gibi ahlâk unsurunun çok belirgin ve köklü olduğunu görür. Bu inanç sisteminde hem yasal düzenlemelere ilişkin temeller hem de ruhsal arınmaya ilişkin temeller ahlak unsuruna dayanır. Bu inanç sisteminde en büyük çağrı, arınmaya, temizliğe, güvenliliğe, doğruluğa, adalete, merhamete, verilen sözü tutmaya, söz ile davranışın birbirini tutmasına, her ikisinin niyet ve vicdan ile uyuşmasına, zorbalığın, zulmün, hile ve aldatmanın, insanların mallarını haksız yere yemenin, dokunulması yasak olan başkalarının ırz ve namusuna tecavüz etmenin, her türlü kötülüğün ve fuhşun önlenmesine ilişkindir... Bu inanç sisteminin öngördüğü yasal düzenlemeler, bu temellerin, duygu ve davranışta, vicdanın derinliklerinde ve toplumun pratik hayatında, bireysel, toplumsal ve uluslararası ilişkilerde ahlâk unsurunun korunması amacına yöneliktir.

Allah'ın seçkin peygamberi şöyle buyuruyor: Ben ancak güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim: ' Böylece peygamberlik görevini bu soylu hedefle özetliyor. Güzel ahlâka teşvik edici bir çok hadisi dilden dile dolaşmaktadır. O'nun kişisel hayatı da yüce Allah'ın ölümsüz kitabında Sen yüce bir ahlâka sahipsin. övgüsünü hakkedecek canlı bir örnek, tertemiz bir sayfa ve yüce bir tablo olarak gözler önünde duruyor. Yüce Allah bu sözle peygamberini övdüğü gibi, seçkin peygamberinin getirdiği hayat sistemindeki ahlâk unsurunu da övüyor. Bununla yeri göğe bağlıyor. Kendisini arayan, arzulayan gönülleri bu unsura yöneltiyor. Sevdiği ve hoşnut olduğu yüce ahlâkın ne olduğunu gösteriyor.

Hiç kuşkusuz bu, İslam ahlâkına özgü eşsiz bir anlayıştır. Bu ahlâk toplumdan, çevreden doğmamıştır. Kesinlikle yeryüzü değerlerinden kaynaklanmamıştır. İslam ahlâkı herhangi bir geleneksel anlayışa veya çıkara yahut herhangi bir kuşakta geçerli olan insanlar arası ilişkilere dayanmaz, onlardan kaynaklanmaz. İslam ahlâkı gökten kaynaklanır, göğe dayanır. İnsanlar yüce ufuklara yönelsinler diye gökten yere yöneltilen çağrıdan kaynaklanır. İnsanlar güçleri oranında gerçekleştirsinler, istenen yüce insanlığı yaşasınlar, yüce Allah'ın kendilerine biçtiği değere ve yeryüzü halifeliğine layık olsunlar ve Güçlü padişahın huzurunda doğruluk koltuklarında(Kalem suresi 55) ahiretteki üstün hayatı hakketsinler diye vurgulanan Allah'ın sınırsız, sonsuz sıfatlarına dayanır. Bu yüzden İslam ahlâkı yeryüzünde geçerli olan herhangi bir anlayışla sınırlı değildir, hiçbir bağla kayıtlı değildir. İslam ahlâkı sınırsızdır, insanı ulaşabildiği en yüksek zirveye çıkarır. İnsanı yüce Allah'ın her türlü bağdan, her türlü sınırlandırmadan uzak sıfatlarını gerçekleştirmeye, yaşamaya yöneltir.

Öte yandan İslam ahlâkı sadece, doğruluk, güvenirlilik, adalet, merhamet ve iyilik gibi bireysel üstün niteliklerden ibaret değildir. İslam ahlâkı kusursuz ve insanın her türlü ihtiyacına cevap veren yeterli bir hayat sistemidir. Bu sistemde ruhsal arınmaya yönelik terbiye ile yasal düzenlemeler dayanışmalı olarak işlerler. Tüm hayat düşüncesi, hayata ilişkin tüm amaçlar buna dayanır ve en sonunda yüce Allah'a bağlanır, dünya hayatında geçerli olan herhangi bir anlayışa değil.

İşte bu İslam ahlâkı, bütün kusursuzluğu ile, bütün güzelliği ile, bütün dengeliliği ile, bütün doğruluğu ile, bütün sürekliliği ile ve bütün kalıcılığı ile Hz. Muhammed'in kişiliğinde somutlaşmıştı. Yüce Allah'ın şu yüce övgüsünde ifadesini bulmuştu:

Ve sen yüce bir ahlâka sahipsin.

Bu onurlandırıcı övgüden sonra yüce Allah, peygamberine, kendisine bu iğrenç iftirayı atan müşriklerle gelecekteki durumları ile ilgili güvence veriyor. Ayrıca müşrikleri, durumlarını ortaya çıkarmakla, batıl oluşlarını gözler önüne sermekle, apaçık sapıklıklarını herkese duyurmakla tehdit ediyor:

Sen de göreceksin, onlar da görecekler. Hanginizin aklından zoru olduğunu, şüphesiz Rabbin, kimlerin kendi yolundan saptığını ve kimlerin doğru yolda olduğunu herkesten iyi bilir.

Burada yüce Allah'ın ortaya çıkarıp herkesin dikkatine sunacağına ilişkin peygamberine güvence verdiği yoldan çıkmış olan kişi sapıklardan birisidir. Veya gerçek kimliği ortaya çıkacak şekilde sınanan kimsedir. Bunların ikisi de konunun içeriğine yakın anlamlardır. Bu vaad, Peygamberimizin kişiliğine dil uzatan, ona mesnetsiz iftiralar atan müşriklere yönelik bir tehdit anlamına geldiği kadar Peygamber Efendimize ve beraberindeki müminlere de bir güvence anlamındadır.

Acaba müşrikler Peygamberimiz için o, cinlenmiş biridir derken neyi kastediyorlardı? Zannımca bununla onun aklını kaybettiğini vurgulamak istemiyorlardı. Çünkü ortadaki realite bu sözü yalanlamaktadır. Cinlerle iletişim halinde olduğunu onların bu garip ve olağanüstü sözleri ona ilham ettiklerini anlatmak istiyorlardı. Nitekim her şairin bir şeytanının olduğunu ve bu şeytanın güzel söz söylemede o şaire yardımcı olduğunu sanıyorlardı. Oysa bu anlam, Peygamber Efendimizin gerçek durumundan uzaktır. Kendisine vahyedilen kalıcı, doğru ve tutarlı sözlerin önüne yabancı bir yaklaşımdır.

Yüce Allah'ın bu vaadi, gelecekte Peygamber Efendimizin gerçek durumu ile onu yalanlayanların gerçek durumlarının ortaya çıkacağına işaret ediyor. içinde bulunduğu durumla kimin sınandığını ve kimin davasında sapık olduğunun belirleneceğini vurguluyor. Ve yüce Allah Peygamber Efendimize şu güvenceyi veriyor: Şüphesiz Rabbin, kimlerin kendi yolundan saptığını ve kimlerin doğru yolda olduğunu herkesten iyi bilir. Ona bu güvenceyi veren, kendisine vahiy indiren yüce Allah'tır. Ve yüce Allah O'nun ve beraberindeki mü'minlerin doğru yolda olduğunu biliyor. Bu ayet Peygamber Efendimize gelecekle ilgili güvence verirken, düşmanlarının içine korku düşürüyor. Gelecek hakkında kalplerini endişenin, sıkıntının girdabına atıyor.

ÖMER NASUHİ BİLMEN KURAN-I KERİM'İN TÜRKÇE TEFSİRİ


1. Nün ve Kalem'e ve yazdıkları şeylere and olsun ki:
1. Bu mübarek âyetler, yemîn ile pekiştirilmiş olarak bildiriyor ki: Resûl-i Ekrem, cinnetten uzaktır, nîmetlere naildir ve en güzel ahlâk ile vasıflanmıştır. Ve kimlerin cinnete mübtela olduğunun yakînen görüleceğini haber veriyor.

Ve Hak Teâlâ'nın sapıklığa düşmüş olanları da, hidâyete nail bulunanları da tamamen bildiğini ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Nün ve Kalem) Andolsun (ve) meleklerin hayr ve iyiliğe dair veya hafaza meleklerinin insanlığın islerine ait veya kalem sahiplerinin çeşitli mevzularla ilgili (yazdıkları şeylere andolsun ki:) beyan olunacak hususlar, birer hakikattir.

Nun harfi, bâzı sûrelerin evvelinde bulunan huruf-i mukattaa gibi bir tenbih harfidir. Elâ lâfzı gibi okunacak âyetlere nazar-ı dikkati celbetmektedir.

Maamafih bu hususunda çeşitli rivayetler, ihtimâller vardır. Kısacası deniliyor ki: Nün ve Kalem bu sûrenin birer ismidir. Yâhud, Nûn'dan maksad, mürekkep hokkasıdır veya mürekkeptir. Kalem ile hokkanın büyük menfaatleri olduğu için, ilim yaymaya hizmet ettikleri için manevî kıymetlerine işaret için kendilerine böyle yemîn edilmiştir.

Resûlullâh SalIaliâh- ü Aleyhi Vesellem'den söyle rivayet olunmuştur: Allah-ü Teâlâ'nın ilk yarattığı şey, kalemdir, sonra da Nûn'dur ki, o divittir. Diğer bir görüşe göre de, Nûn nurdan bir levhadır ki: Melekler emrolundukları şeyleri o levha üzerine yazarlar veya bir mürekkeptir ki: Melekler, onunla yazacaklarını yazıverirler. Kaleme gelince bundan maksat, ya kalem cinsidir, semâda ve yerde kendisi ile yazı yazılan her kaleme denir. Yahut bundan maksat, Cenab-ı Hak'kın ilk yarat mı; olduğu bir kalemdir ki, onunla bütün olaylar yazılmış., levhî mahfuzda tesbit edilmiştir. Diğer bir görüşe göre de bu kalemden maksat, akldır. Çünkü akl bütün mahlûkat için büyük bir asıldır. Nitekim ilk defa yaratılan şeyin akıldan ibaret olduğu, bir haberde zikredilmiştir.

Velhâsıl: Bu yorumlar, kesin değildir. Bunlardan Allah'ın maksadının ne olduğunu ilâhî ilme havale ederiz. Biz şuna kafiyen inanıyoruz ki: Allah-ü Teâlâ'nın her beyanı, hakikatin ta kendisidir ve hikmet gereğidir. Bu gibi yüce yaratılış eserlerine yemîn buyurması: Sırf beyan olunacak şeylerin ehemmiyetine işaret içindir.
Onlara dikkat nazarları çekmek içindir. Yoksa şüphe yok ki: Hikmet sahibi Yaratıcı, haber verdiği herhangi bir şeyin doğru olduğunu anlatmak için hâşâ yemîne muhtaç değildir.

2. Sen Rab'binin nîmeti sayesinde mecnûn değilsin.
2. Ey Peygamberlerin sonuncusu!. (Sen Rab'binin nîmeti sayesinde) O Kerem Sahibi yaratıcının sana vermiş olduğu akıl kuvveti, zâti olgunluklar, peygamberlik şerefi ve genel başkanlığı sayesinde (mecnun değilsin) senin yüce kadrin cinnetten uzaktır. Bunu düşmanların da pek iyi bilirler. Ancak nefislerine mağlûp, inkârlarında ısrarlı oldukları cindir ki: Bu cinnet isnadına cesaret etmişlerdir. Bu âyet-i kerîme, birinci âyetteki yeminin cevabını teşkil etmektedir.

3. Ve şüphe yok ki: Senin için birtükenmez mükâfat vardır.
3. Evet.. Ey Yüce Peygamber!. Senin hakkındaki ilâhî nimetler, sonsuzdur. (Ve şüphe yok ki,) O nimetlerden olmak üzere (senin için bir tükenmez mükâfat vardır.) Sen peygamberlik görevini yerine getiriyorsun, bu uğurda bir nice zahmetlere katlanıyorsun, bir takım inkarcıların dedikodularına hedef oluyorsun, bütün bunların karşılığında pek büyük sevaplara kesilmeyecek olan nimetlere veya insanlar tarafından bir nimete dayalı olmayan ilâhî lütuflara nail olacaksın.

4. Ve muhakkak ki: Sen pek büyük bir ahlâk üzerindesin.
4. (Ve muhakkak ki: Sen) Ey Peygamberlerin efendisi!, (pek büyük bir ahlâk üzerindesin) Sen, bütün ahlâki mükemmelliklere sahip, Allah'ın dinine hizmette bulunmaktasın, Kerem Sahibi Yaratıcı seni bütün ahlâki faziletler ile donatmıştır.

Sen de yumuşaklık, cömertlik, yiğitlik, metanet, şefkat, merhamet, doğruluk, sadâkat, afv ve bağışlama, tebessüm ve iltifat, hak yolunda nice sıkıntılara karşı sabır ve tahammül, bütün insanlık hakkında iyilik severlik duygusu tecellî edip durmaktadır. Artık bu kadar güzel ahlâk ile vasıflanmış olan bir zâta hâşâ cinnet isnat edilebilir mi?.

Âişe-i Sıdıka Radiyallâh-ü Teâlâ Anha validemizden rivayet olunmuştur ki: Hz. Peygamberimizin ahlâkı, Kur'an idi, yâni: Kur'an-ı Kerim'in emr ve tavsiye buyurduğu bütün ahlâkî olgunluklardan ibaret bulunuyordu.

Yine Hz. Âişe validemiz demiştir ki: Resûl-i Ekrem, mübarek eliyle hiçbir hizmetçisine bir sille vurmamıştır. Allah yolundaki cihadı müstesna.. Ve iki şey arasında muhayyer bulunmazdı ki: Ancak onların en kolayı kendisince sevilmiş bulunurdu, meğer ki, günah olsun, günah olunca, ondan insanların en uzak bulunanı olurdu ve kendi nefisi için bir şeyden intikam almazdı, meğer ki, Allah'ın haramlarına sebep olsun, o zaman müstesna..

Resül-i Ekrem, Sallâlâh-ü Aleyhi Vesellem Efendimiz buyurmuştur ki: Allah-ü Teâlâ, beni güzel ahlâkı ve güzel fiilleri tamamlamak için göndermiştir. Ve yine buyurmuştur ki: Mü'mîn kimse güzel ahlâkı sebebi ile gece namaz kılan gündüz oruç tutan bir zâtın derecesine kavuşur.

Peygamber Efendimizin ahlâki mükemmelliklerini, öteden beri bir çok yabancı müsteşrikler de itirafta bulunmuşlardır. Amerikalı Mister Karlayil ve emsali bu zümredendirler. Velhâsıl Yüce Peygamberimizin zati üstünlükleri, ahlâkî faziletleri her türlü düşüncelerin üstündedir.

5. Artık yakında göreceksin ve göreceklerdir.
5. (Artık) Ey Yüce Peygamber!. Sen emir ol, inkarcıların sözlerine bakarak müteessir olma (yakında) sen (göreceksin ve) o inkarcılarda (göreceklerdir.) gerçek durum ortaya çıkacaktır.

Bu haber 26/05/2008 tarihinde eklenmiştir.

Bu haberi paylaşın

Yorum Yaz

Bilgileriniz
Yorumunuz
Güvenlik Kodu

 
Yazarlar
Hekimoğlu İsmail
HAKİKİ DOSTUMUZ NAMAZ
Ahmed Şahin
İSLAM'A HİZMET, İNSANA HİZMETLE OLUR !
Fethullah Gülen
GÖRÜLMEMİŞ HESAPLARLA ÖTEYE GİTMEYİN !
Abdullah Aymaz
BU BAŞKA BAHAR
Hayrettin Karaman
TASAVVUF VE TARİKATLER
Mehmed Paksu
MİRAC
Abdullah Büyük
GÜNAH
Necmettin Şahiner
Şaban Döğen
EŞSİZ BİR LEZZET
Necdet İçel
AKIL VE VAHİY
Cevat Akşit
Mustafa İslamoğlu
SORU SORMANIN USUL VE ADABINA DAİR
Ahmed Akgündüz
EFENDİMİZ'DEN MEKTUP
Sefa Saygılı
İNANÇ, İYİLEŞTİRİR.