NİSA SURESİ 48. AYET
Rahman ve Rahim olan Allah'ın adı ile
Allah, kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz. Ondan başkasını ise dilediğine bağışlar. Kim Allah'a şirk koşarsa şüphesiz çok büyük bir günahla iftira etmiş olur.
SEYYİD KUTUP FİZİLALİ-L KURAN
Ayetin seslendirdiği tehdit gerek katı kalpli donuk yahudi karakterine, gerekse onların aşağılık ve iğrenç davranışlarına uygun, sert ve korkunç bir tehdittir.Bu tehdit ile ürperip kendine gelerek hemen müslüman olan yahudiler vardır. Bunlardan biri ünlü Kââb-ul Ahbâr'dır.
Bu tehdidi izleyen yorum cümlesinde şöyle buyuruluyor:
Yoksa Allah'ın emri, her zaman kesinlikle yerine gelir.
Bu cümle az önceki tehdidi pekiştirir niteliktedir. Ayrıca yahudinin karakterine de uygundur!
Bunun arkasından ahirete ilişkin bir başka tehdit geliyor. Bu tehdit, yüce Allah'a ortak koşma suçu dışında kalan günahların önünde İlâhî rahmet kapısı açık olduğu ve yalnız bu ağır suçun kesinlikle af kapsamı dışında olduğunu açıklıyor. Okuyoruz:
Hiç kuşkusuz Allah, kendisine ortak koşma suçunu bağışlamaz. Bunun dışında kalan günahları dilediğine bağışlar. Kim Allah'a ortak koşarsa son derece büyük bir iftira günahı işlemiş olur.
Bu ayetin yahudileri katışıksız imana ve Tevhide çağıran üslubûndan O'nun yahudileri yüce Allah'a ortak koşmakla suçladığı anlaşılıyor. Gerçi burada onların Allah'a ortak koşma anlamına gelecek hiçbir sözlerinden ya da davranışlarından bahsedilmiyor. Fakat Kur'an'ın başka ayetlerinde bu konuda ayrıntılı bilgi veriliyor.
Meselâ bir ayette onların Uzeyr, Allah'ın oğludur dedikleri anlatılıyor. Tıpkı hristiyanların Mesih (İsa) Allah'ın oğludur demeleri gibi. Hiç kuşkusuz bu söz Allah'a ortak koşmak(şirk)'tir. (Tevbe Suresi, 30)
Bunun yanısıra Kur'an'da bize gerek yahudilerin gerekse hristiyanların Allah'ı bir yana bırakarak hahamlarını ve papazlarını ilâh edindikleri anlatılıyor. (Tevbe Suresi, 31)
Oysa biz biliyoruz ki, ne yahudiler hahamlarına ve ne de hristiyanlar papazlarına tapınıyorlardı. Yalnız her iki kesim de kendi din adamlarının yasa koyma, helâl kılma ve yasaklama yetkisi taşıdıklarını ileri sürmüşlerdir. Oysa bu yetki sırf yüce Allah'ın tekelindedir, ayrıca bu husus İlahlığın gereklerinden biridir.
İşte Kur'an, bu yüzden onları putperest (müşrik) saymıştır. İlerde ayrıntılı biçimde anlatacağımız gibi, bu ilke İslâm'ın tanımına ve imanın şartına ilişkin tutarlı düşünce açısından son derece önemlidir.
Allah'a ortak koşma ((şirk)' Allah ile kul arasındaki ilişkiyi keser. Buna göre yüce Allah'a ortak koşan bu kimseler eğer bu sapık inanca bağlı olarak', başka bir deyimle Allah ile ilişkileri kesik olarak dünyadan ayrılırlar ise hiçbir affedilme ümitleri kalmaz.
Bir insan düşününüz ki, yüce Allah'a ortak koşuyor, gerek evrenin görünen olaylarında ve gerekse peygamberlerin getirdikleri bilgilerde Allah'ın tekliğini kanıtlayan bunca delil, karşısında dururken bu sapık inançta ısrar ederek öylece ahirete göçüyor.
Eğer o insanın yapısında iyilik ve yapıcılık unsurlarından bir teki bile varsa böyle bir şey yapmaz. Demek ki, yapan insanın yapısı geri dönülmez biçimde bozulmuş, Allah'ın lekesiz biçimde kendisine sunduğu fıtratı mahvolmuş, aşağıların aşağısı bir bataklığa yuvarlanmış ve kendi eli ile kendini cehennem hayatına hazırlamıştır.
Yüce Allah'a ortak koşmak açık, belirgin ve bariz bir günah; çirkin, küstahça ve son derece ağır bir zulümdür. Bunun dışında kalan bütün küçük ve büyük günahlara gelince yüce Allah onları dilediği kullarına bağışlar. Bunlar tümü ile af kapsamına girerler. Bu affedilme tevbe etme sonucu olabileceği gibï, Peygamberimizden gelen bazı belgeli rivayetlerin bildirdiklerine ,göre tevbe etmeksizin de olabilir. Yeter ki, günahkâr kul, yüce Allah'ın bilincinde olsun O'nun affını umsun, O'nun kendisini affedebilecek güçte olduğundan emin olsun, O kendisini bağışlasa da günah işlemiş olmasının yine de bir kusur olduğunun farkında olsun. Bu durum yüce Allah'ın rahmetinin bitmez-tükenmez olduğunu, affediciliğinin ne bir kapı ve ne de bir kapıcı tarafından engellenemeyeceğini son derece somut olarak gözlerimizin önüne serer.
ÖMER NASUHİ BİLMEN KURAN-I KERİM'İN TÜRKÇE TEFSİRİ
Bu âyeti kerime, Cenâb-ı Hak'kın yüce zatına ortak koşan, yani şirk ve küfr içinde ölen kimseleri asla affetmeyeceğini ve şirk ve küfrün dışındaki günahları işlemiş olanlardan ise dilediğini affedeceğini ve dilediğini bir müddet azaba uğratacağını şöylece göstermektedir.
(Şüphe yok ki,) muhakkak bir hükmü ilâhîdir ki, (Allah Teâlâ Yüce zatın) kendisinin varlığına, birliğine, yaratıcılığına, mabut I uğun a, ezelî ve ebedî olduğuna ve dinî hükümlerine ait herhangi hususta (ortak koşulmasını) böyle küfr ve şirkte bulunulması en büyük bir cinayet ve dalâlet olduğundan, (yari ı gam az) sahibini af ve bağışa nail buyurmaz.
Bunların sahipleri ebedî olarak cehennemde hal ip azap çekeceklerdir, (onun) böyle şirk ve küfrün (ötesinde olanı da) küçük ve büyük kabilinden olup küfrü gerektirmeyen herhangi günahı da kullarından (dilediği kimse için) tövbekar olsun olmasın affeder ve örter. Bu, bir ilâhî vaaddır ki, herhalde tehakkuk edecektir. (Ve her kim Allah Teâlâ'ya ortak koşarsa) Hak Tealâ Hazretlerini inkâr eder veya başka mabutların, yaratıcıların da varlığına inanırsa veyahut Cenab'ı Hak'kın umuma yönelik dinî hükümlerini kabul etmeyip red ve inkâra cür'et gösterip küfre düşerse (muhakkak pek büyük bir günah ile) öyle bütün günahların üstünde olarak işlemiş olduğu bir inkâr ile, bir fikrî dalâlet ile Cenab'ı Hak'kın mukaddes zatına karşı sözlü olarak veya fiilen (iftirada bulunmuş olur) artık böyle bir dalâlet ve cinayetin cezası da ebedîdir, af ve bağışlanmaya lâyık değildir. Bu husustaki ilâhî tehdit de kat'î olduğundan artık onların haklarında af ve bağışlama asla düşünülemez.
Şirk lügatte ortaklık, birlikte olmak demektir. Şerik de, ortak manasınadır ki, çoğulu: Şürekâdır. Şer'an şirk; küfr ve inkârdan -ki bundan Allah'a sığınırız- Cenab'ı Hak'ka ortak koşmaktan, Hak Tealâ'nın hâşâ benzeri ortağı var demekten ibarettir.
Küfr de lügatte örtmek, örtbas eylemekten, onun ilâhî nimetlerini, dinî hükümlerini, inkâra cür'et etmekten ibarettir. Küfür sıfatını taşıyana da kâfir denir. Çoğulu: Küf far, kefere ve kâfirdir. Küfran da örtmek, nimeti inkâr eylemek manasınadır.
Meselâ: Cenab'ı Hak'ki inkâr eden veya ona ortak koşan kimse kâfir olacağı gibi ilâhî nimetleri örten ve inkâr eden, kısaca bütün insanlık için bir hidâyet rehberi olan Son Peygamber Hazretlerini ve ona nazil olmuş olan Kur'an'ı Kerim'i inkâr eden herhangi bir şahıs da bu muazzam nimet ve lütfü örtbas etmiş nimete nankörlükte bulunmuş, olacağından kâfir, müşrik adını, vasfını hak etmiş olur.
Şirk, dört türlüdür.
Birincisi: Cenab'ı Hak'ka i I âh I ıkt a ortak koşmak suretiyle olur.
İkincisi: Hak Teâlâ'ya varlığınız zorunlu olması bakımından ortak koşulması itibariyledir.
Üçüncüsü: Kâinatın yaratılması ve idare edilmesi bakımından ortak koşmak şeklinde olur.
Dördüncüsü: Cenab' ı Hak'ka ibadet ve itaat hususunda başkalarını ortak koşmak suretiyle olur.
Yalnız seneviyye denilen taife, Cenâb-ı Hak'ka ilâhlığı, varlığının zorunlu olması, ve kudret ve hikmeti itibariyle ortak koşmuşlardır. Çünki bunlar iki i I âh lığın varlığına inanırlar. Birisine hayır yaratıcısı derler. Diğerine de bir sefih mabuddıır. Şerri vücuda getirir diye inanırlar.
Birincisine: yezdân ikincisine de ah rem en adını verirler ki, bu ikincisi iddialarına göre şeytandan ibarettir. Allah Teâlâ'ya ibadet ve kâinatı idare etmek bakımından ortak koşanlar ise pek çoktur. Yıldızlara tapanlar, yıldızları birer âlemi idare edici sananlar bu cümledendir. Bunların bir kısmı, bu yıldızları bu dünyanın birer idare edicisi sayar, onlara ibadet etmeği bir vecibe bilirler. Diğer bir kısmı ise Cenâb-ı Hak'ki tamamen inkâr eder, semalar! ve yıldızları birer varlığı zorunlu ve yok olması imkânsız varlık sayarlar. Bunlar: Dehriyyıın denilen aşırı kâfirlerden bulunmaktadırlar.
Diğer bir kısım kimseler de Allah Teâlâyı tasdik etmekle beraber putlara, heykellere veya kendi büyüklerine, meselâ bilginlere ve Hz. Mesihe ibadette bulunurlar puta tapanlar da bu cümledendir.
Netice olarak: Cenab'ı Hak küfr ve şirk ehlini asla affetmiyecektir. Bu, birçok âyetler ile sabittir. Küfr ve şirk, bir yoğun perdedir ki, imân nurunun kalbe ulaşmasına mâni olur. Küfr ve şirk, insanlık aklının düşebileceği en son noktadır. Bütün diğer rezaletler bundan doğar. Bu, bütün fertleri de cemaatı da manen mahveyler.
Bir kere düşünmeli!. Bir kimse ki, bu kâinatın genişlik ve büyüklüğünü görür, bir kimse ki, hiçbir zerrenin boş yere yaratılmamış olduğunu anlar, bununla beraber taşlara, heykellere veya kendisi gibi âciz fâni insanlara tapar durursa, bunları o muazzam kâinatın yaratıcısına ortak koşarsa artık onun manen, ruhen ne dereceye kadar düşmüş olduğu görünmez mi?
Hele insan şeklinde olup hayvanlardan bile aşağı bir yaratılışta olan o bir kısım inkarcılar ki; onlar bu mu azam kâinatın Yüce Yaratıcısını büsbütün inkâr ediyorlar, hayalî bir tabiata tapınıyorlar, bütün varlıkların kendi kendine var olduğuna inanıyorlar. Artık bunların bu sonradan yaratılmış, fâni varlıkları birer yaratıcı tanımış, bu cihetle bunları bilmeksizin kâinatın yaratıcısına ortak koşmuş, ne kadar karanlık bir düşünce içinde kalmış odııkları apaçık görülmüyor mu? Ya o diğer bir kısım insanlar ki, onlar görünüşte Cenâb-ı Hak'kın varlığına inanıyorlar, bununla beraber o Yüce Yaratıcıya mahsus olan yaratıcılık ve m ab ıı diyet sıfatını yaratılmışlardan bazılarına da isnat ediyorlar, meselâ: Kendi âlim ve ruhbanlarını Allah'tan başka rab ediniyorlar. Hz. Mesihe rablık sıfatı isnat ediyor, Allah'ın oğlu diye tapıyorlar, bununla beraber de birçok ilâhî hükümleri bir kısım Yüce peygamberleri inkârda bulunuyorlar, özellikle binlerce deliller ile, mucizeler ile peygamberlik ve ri s al et i sabit olan son peygamberi ve ona nazil olup bir ebedî mucize olan Kur'an'ı Kerim'in ilâhî bir kitap olduğunu tasdik etmiyorlar. Artık bu gibi kimseler de küfür ve şike düşmüş, ebedî şekilde ilâhî azabı haketmiş olmazlar mı
Allah'ı bırakıp bilginlerini (hahamlarını), rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih'i rabler edindiler. Halbuki onlara ancak tekilâha kulluk etmeleri emrolıındıı. Ondan başka Allah yoktur. O, bunların ortak koştukları şeyden uzaktır. (Tevbe, 9/31) âyeti kerimesi bunların da küfr ve şirke düşmüş olduklarını bildirmektedir.
Sözün özü: Cenâb-ı Hak'ka sözle, fiilen hükmen ortak koşanlar, daha dünyada iken tövbe edip ve af dileyip inançlarını düzelt m edikçe ebedî azaba uğrayacaklardır.
Hz. Ömer'den rivayettir: "Ey kendi nefisleri aleyhine haddi a;an kullarım! Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü Allah bütün günahları bağışlar." (Zümer, 39/53) âyetikerimesi nazil olunca: Ya Rasülüllah şirk ne olacak. diye sormuşlar, onun üzerine bu âyeti kerime nazil olmuş, şirkten, yani küfürden başka bir kısım günahların hakkında Allah'ın bağışlamasının tecelli edeceğini bildirmiştir.
Diğer bir rivayete göre de bu mübarek âyet. Vahşi bini Harb ile arkadaşları hakkında nazil olmuştur. Şöyle ki: Vahşi, Hz. Hamza'yı şehit etmiş. Mekke'i Mükerreme'ye dönünce pişman olmuş, arkadaşlariyle beraber Rasülü Ekrem'e bir mektupla müracaat ederek: biz müslüman olmak istiyoruz. Fakat biz müşrik bulunuyorduk, bir takım büyük günahları işledik, bunlar bizim isîâmiyetimizin kabulüne mâni olur mu?. diye sormuşlar. Bunun üzerine: Ancak tevbe ve imân edip iyi davranışta bulunanlar başkadır. (Fıırkan, 25/70) âyeti kerimesi nazil olmuş, bunun
üzerine Vahşi ile arkadaşları tekrar müracaat ederek biz imân edeceğiz, fakat salih amellerde devam edebileceğimize emin olamıyoruz. demişler. Bunun üzerine de işbu kırk sekizinci âyeti kerime nazil olmuş, şirk ve küfrün dışında günahları Cenab'ı Hak'kın dilediği kulları hakkında affedip örteceği beyan buyurulmuş. Vahşi ile arkadaşları da tevbe ve istğfar edip İşlam şerefine nail olmuşlardır.
Bu haber 24/05/2008 tarihinde eklenmiştir.