AKIL VE VAHİY
Akıl; Allahın ilk yarattığı, zatından mükerrem bir varlıktır. Aclununin keşfül Hafasında geçen bir hadiste " Allah ilk önce aklı yarattı" Bu sair rivayetlerde vardır ki; " Allah nefis yarattı aklı yarattı" Allah nefse sordu "Sen Kimsin, Ben kimim?" Nefis: " Sen sensin ben de benim" dedi. Allah nefse azab etti yine sordu "Sen kimsin ben kimim?" Nefis: "Sen sensin ben de benim" dedi. Allah nefsi ateşe attı, azab etti yine sordu "Sen kimsin ben kimim?" Nefis : "Sen sensin ben benim" dedi. Allah nefsi, açlıkla terbiye etti-, sonra sordu " Sen kimsin ben kimim?" Nefis : " Sen Rabbi Kerimimsin, ben ise aciz bir kulum" dedi.
Sonra Allah akla sordu: "Sen kimsin ben kimim?" Akıl ilk soru ve cevapta " Sen Rabbi Rahimimsin Ben ise Aciz bir Kulum" dedi.
Aklın ilk soruda doğruyu bulması, ve bilmesi aklı zatından muhterem ve mükerrem kılmıştır.
Onun için, akıl teklifin menatı esası olmuştur. Aklı olmayanın dini yoktur, Mükellef değildir. Dinin bütün emirlerine muhatap olmada akıl baliğ olma şartı getirilmiştir.
Allah imandan akıl esastır. Emir ve nehiyleri yaşamada akıl esastır. Kuranı Kerim hemen hemen her meselesini akıla tesbit ettirmiştir. Nice ayetlerde Cenabı Hak meseleyi anlatıyor anlatıyor da, sonunda "Efela Ta' gılun........ Efela ta'gılun" "Akıl etmiyor musunuz? Düşünemiyor musunuz?" Veya "Ey Basiret sahipleri ibret alınız" buyurarak akla değer veriyor. Her meselesini akla tesbit ettiriyor. Kuranı Kerimde akıl, ila alakası kelime 49 yerde geçmektedir. İsraf etmeyen Allahın kelamında bir defa geçse yeterli idi. Ehemmiyetine binaen bu kadar yerde geçiyor."
Ayrıca Kuran tefekküre de önem veriyor. Tefekkür fikretmedir. Fikr, " Aklın tedrici seyrine denir" Aklın anı seyrine Hads; Sürat-i İntikal denir. Aklın tedrici seyri olan tefekkür de, Kuranı Kerimde değişik kalıplarda 19 defa ifadesini bulmuştur. Aklın tedrici seyri olan tefekkür ile kainata, dünyaya, dünya işlerine bakmayı akletmeyi Kur'an emretmiştir. Kaç yerde "............""Doğrusu bunlarda, düşünen kimseler için ibretler vardır." Her kavim ve milletin tefekküre davet etmiş ve tefekkürü emretmiştir.
Tefekkürle kainat ve hadiselere bakma işlemine, "ibret" denir. İbret, yine Kur'anda değişik noktalarıyla 9 yerde farklı manalarda geçiyor. İbretle bakış "Hikmeti meydana getirir" Hikmet, "Hays-ı Kesir" dir. Hikmet menafi eşyaya vukufiyettir. Hikmet; fayda ve maslahatı bilmedir. Hikmet, felsefedir. İşin sebep ve müsebbeplerini neden- niçinlerini illet ve ma'lüllerini keşfetmedir. Bugünkü bütün maddi ilimlerin de tahlili böyle yapılır. Hikmet, Kuranda 20 yerde geçmektedir.
Aklın tedrici seyirle kainatta dolaşması tefekkürdür. Tefekkürle hikmetle alemde fikren gezip dolaşma ise, kuranın ifadesiyle "Nazar"dır. Nazar basirettir. Maddi gözün maddi sanatı görmesi, basardır, nazardır. Manevi gözün o san'atı yapan sanâtkârı görmesi de nazardır ve basirettir. Onun için "Basar san'atı görür, Basiret saniyi görmez ise çok acaib ve garip düşer" denilmiştir.
Kuran nazara davet eder. "Bakmıyorlar mı?, görmüyorlar mı?" ifadelerini bazen mü'minlere, çok defa da Allahı tanımak inanmak istemeyen inatlı kafirlere karşı kullanır. "..............Efela yenzurune, keyfe haligat....." "Bakmıyorlar mı develere, nasıl yaratıldı?"
"Efelem yenzuru ilessema-i fevgahüm keyfe beteyna ma ve zeyyenne me vema leha min furuc" "Üslerindeki göğe bakmadırlar mı?, Onu nasıl yaptık, süsledik, hiçbir çatlağı yoktur" İfadelerini kullanarak kainat kitabını varlıkları tek tek incelemeye basara, nazara, basiretle bakmaya davet eder.
Akıl Allahın nazarında buna bağlı dini anlatan ulemanın nazarında, o kadar mühim olarak ele alınmıştır ki; "Aklı ile nakil (yani vahy) tearuz ettikleri vakitte, akıl asıl itibarını kazanır ve nakil te'vil olunur. Fakat o akıl , akıl olsa gerektir" demişlerdir.
Akıl, akıl olsa gerektir, çünkü, akıl; medeni kalp ve ruhta, şua-ı dimağda bulunan bir nuru manevidir ki; insan bununla mahsus olmayan şeyleri idrak eder. Akletmek esbap ile, müsebbebat, eser ile müessir arasındaki alakayı, yani illiyet kanunu ve ona müteferri lüzum alakasını idrak ederek eserden müessire veye müessriden esere veyahut müessirin iki eserini birinden diğerine intikal eylemektir ki, mantık denilen bu intika sayesinde bir eseri mahsutan gayri mahsus olan müessiri mesâla mahsüs bir ışıltıdan gayr-i mahsus bir hayvan veya mahsüs bir müessirden mahsus bir hayvan veya mahsus bir müessirden gayr-i mahsuseri, meselâ görülen bir bal arısından gayr-i mahsus olan bal, yahut mahsus bir eserden alâkadar bulunduğu diğer bir eser, mesela, görülmeyen bir arının vızıltısından henüz intikale vesile olan veya gayr-i mahsus manayı bizzat ve bilbedâhe keşfeden âleti idâke akıl tesmihe edilir." İşte akıl böyle sahih akıl olur, fonksiyonunu ifa ederse o akıl akıldır. Akıl kalbin bir şubesidir. İnsanda ast olan merkez kalbdir. Nasıl maddi vücudumuzun merkezi çam kozalağına benzeyen maddi kalbdir. Manevi vücudumuzun merkezi de mall-i iman olan kalbdir.Kalbe vicdan da denilebilir.Onun özü ruhdur ki, canlılığımızın ,hayatiyetimizin şartıdır.
İmanın mahlli kalptir. Vahy'in Efendimizin kalbine geldiğini, "Ey Muhammed uyaranlardan olman için Onu Cebrail senin kalbine indirmiştir. "ayeti ile Allah ifade buyuruyor.
Maddi kalbimizden çıkan dört ana damar olduğu gibi, manevi kalbimizden nebean eden sekiz külli duygu vardır.
1- İrade
2- Zihin
3- His
4- latief-i Rabbaniye
5- Nokta-i istinat
6- Nokta-i istimdat
7- Cezb,
8- incizab.
Görüldüğü gibi zihin yani akıl kalbe bağlıdır. Kalbden beslenir.Vahy de kalbe gelir, kalb akla kuvvet kazandırır. Kalbi karanlıksa aklı aydın olmaz.Bir kalb ki, vahy2ın aydınlığından mahrumdur, ona bağlı akıl karanlıklar içindedir.
Bediüzzamanın bu tespitleri ne müthiştir:
NUR-U AKIL, KALBDEN GELİR
Zulmetli münevverler bu sözü bilmeliler: ziya-ı kalbsiz olmaz nur-u fikir münevver
Onur ile bu ziya mezolmazsa zulmettir;zulüm ve cehli fışkırır. Nurun libasını giymiş bir zulmet-i mezevver.
Gözünde bir nehar var;lâkin ebyaz ve müzlim. İçinde bir sevad var, ki bir leyl-i münevverç
O içinde bulunmazsa o şahm-pare göz olmaz; sen de bir şey göremez. Basiretsiz basar da para etmez.
" ger fikret-i beyzada süveyda-i kalb olmazsa halita-i dimaği ilim ve basiret olmaz. Kalbsiz akıl olmaz."
VAHY, TABİR CAİZ İSE AKL-I KÜLDÜR. Allah'ın aklı da diyebiliriz. İnsan aklı akl-ı külle ayna olmalıdır.Olursa bir işe yarar. Nasıl cüz-i irademiz, Onun külli iradesine aynadır. Nasıl gözümüz Allah'ın basarına aynadır. Nasıl işitmmemiz, Allah'ın semi sıfatına aynadır.Evet aklımız, Allah'ın Aklı küll diyebileceğimiz vahyına ayna olursa bir işe yarar.Zaten aklın vazifeside budur.
Akıl insandaki sair maddi ve manevi duygular gibi mahduttur. Mesela benim kulağım var işitir. Ama mahduttur . Sınırlıdır. İişitmesi lazıom gelen , bu şehadet alemindeki herşeyi işitemez.
Mesela benim gözüm görür. Ama herşeyi göremez. Görmesi lazım gelen şu şehadet alemindeki varlıkları bile binde çok nisbettekilerini görebilir. Benim görebildiğim varlıkları bilrer isabetli ve tam görebilmem için göneşe ve güneşten kaynaklanan ışıklara ihtiyacım vardır.: Güneş ışığı yoksa benim gözüm görmez. Gece zifiri karanlıkta biri getirse parmağını gözüme soksa, ben onun parmağını bile göremeyip, gözümü koruyamam. Bunlar gibi.. Benim klımı anlar, kavrar idrak eder. Belli nispetler içindeki miktarı anlayıp kavrayabilir.
Ziya Paşanın ifadesi ile, bizim akıl terazimiz mahduttur.
"İdrak-ı meal-i bu küçük akla gerekmez,
Zira bu terazi bu kadar sikleti çekmez." der.
Benim aklımın kavrayabileceği sınırlar içindekilerini bile isabetli kavrayabilmeleri için ( gözümün güneşe ihtiyacı olduğu gibi) vahy-i güneşine o güneşten kaynaklanan diğer ışıklara ihtiyacım vardır.
Onun için akıl vahiy güneşine muhtaçtır. Ancak o zaman isabetli görebilir. Kendini maddesi- manasıyla, letaifi ile tanıyabilir kainatı metafizik alemleri, gayb alemlerini hatta kabir, haşir, sırat, cennet ve cehennem alemlerini görebilir. İsabetliyi görür.
Akıl ile kalb böylece birlişirse, insan hakiki insan olur.Huzur bulur, tatmin olur.
Akıl, kalb ve vahiyden koparsa, karanlıklar içersinde kalır, bunalır, sıkılır, dünyası cehennemler içinde kalır.
Çiçekler tahumlar güneşi nazar edip istfade ettikleri nisbette, gelişip büyüdükleri gibi, akılda vahyin güneşine nazar edip, onu kavramaya ve anlamaya nisbette gelişecek, inkişaf edecekve terakki edecektir. Maddi- manevi, dünyevi - uhrevi terakkimiz ancak buna bağlıdır.
Akılcı Feylosofların batışı vahy ile ve kalple yürüyenlerin sahili selamete çıktıkları kurtuldukları misal ile mesele daha iyi izah edilebilir.
Şems-i ezel ve ebedden gelen vahiy güneşinden mahrum, asrımızın karanlıkta kalmış maddenin ve aklın dar kalıplarınada kalmış. İnsanlığımıza yenden vahiy güneşi ile birdaha nefes aldırmak dileği ile ...
Bu yazı 29/05/2008 tarihinde eklenmiştir.